Search This Blog

Monday, November 22, 2010

YILSONU YAKLAŞIYOR, TEKRAR HATIRLAMAKTA YARAR VAR...ÇAM SÜSLEME GELENEĞİ


> Hıristiyanları n İsa'nın
> doğuşu olarak kutladığı Noel bayramı, çok eski
> Türklerin yeniden
> doğuş bayramıdır.

> Türklerin, tek
> Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre,
> yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı
> bulunuyor.

> Buna hayat
> ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim
> bütün halı, kilim ve işlemelerimizde
> görebiliriz.

> Türklerde
> güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin
> kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22
> Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor.

> Uzun bir
> savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor.

> İşte bu
> güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük
> şenliklerle akçam ağacı altında
> kutluyorlar.

> Güneşin
> yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak
> algılanıyor.

> Bayramın adı
> NARDUGAN

> (nar=güneş,
> tugan, dugan=doğan) Doğan güneş.

> Güneşi geri
> verdi diye Tanrı Ülgen'e dualar ediyorlar.

> Duaları
> Tanrıya gitsin diye ağacın altına
> hediyeler koyuyorlar,
> dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler
> diliyorlar Tanrıdan.

> Bu bayram için,
> evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın
> etrafında şarkılar söyleyip
> oyunlar oynuyorlar.
> Yaşlılar,
> büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor,
> aileler bir araya
> gelerek birlikte yiyip içiyorlar.

> Yedikleri; yaş
> ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme.
> Bayram, aile ve
> dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır,
> uğur gelirmiş.

> Akçam ağacı
> yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş.
> Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş.

> yüzden bu
> olayın Türklerden Hıristiyanlara geçtiği ve bunu
> da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan
> görerek aldıkları
> söyleniyor.

> İsa'nın
> doğumu ile hiç ilgisi yok.

> "Doğum,
> güneşin yeniden
> doğuşu"

Saturday, September 11, 2010

Erkegin bir kadinin zihnini mesgul etmesi büyük bir fetih değil midir?




 Ask ve tutku sairlerle salon insanlarinin, filozoflarla saf insanlarin surekli birbiriyle karistirdiklari iki farkli ruh halidir.
Askta duygular karsiliklidir, zevk alma konusunda hicbir seyin bozamadigi bir guven duygusu ve fazlasiyla istikrarli bir haz alis-verisi vardir, iki gonul arasinda tam bir baglilik vardir, 
ama kiskanclik da yabana atilmaz.!
 Bu durumda, sahip olmak bir aractir, amac degil; sadakatsizlik aci verir ama ayirmaz; ruh ne fazla ne eksik atesli ne de calkantilidir, hic eksilmeyen bir mutluluk icindedir ve nihayet, ilahi bir nefesle zamanin sonsuzluguna bir bastan bir basa yayilan arzu onu bizim icin ayni renge boyar: 

Hayat berrak bir gok gibi mavidir. Tutku askin onsezisi ve aci ceken butun ruhlarin ozledigi sonsuzlugudur. Tutku belki de bosa cikacak bir umuttur.
 
Tutku hem aci hem bir gecis donemi anlamina gelir. Umut sondugunde tutku biter.
Erkekler de kadinlar da onurlarina leke surmeden birden fazla tutkuya kapilabilirler; mutluluga kanat acmak o kadar dogaldir ki! 
Ama hayatta tek bir ask vardir. 
Bu durumda duygular uzerine yapilmis, yazilmis ya da sozlu butun tartismalar su iki soruda ozetlenebilir: Bu bir tutku mu? Ask mi? Aski devam ettiren hazlarin mahremiyetini tanimadan ask diye bir sey olamayacagindan, duses bir tutkunun pencesi altindaydi…



Thursday, September 9, 2010

Zamanın dilini çözüyor anılar...


Yalova’dayız dedi annem geçenlerde...
Bayram tatili için halasını ziyaret etmeye gitmişti, belkide hatıralarını tazelemeye...
Henüz emekli olmuş genç bir bankacıydı kendisi; köşesine koyduğu üç beş kuruşu, kırmızı arabası ve canından kopardığı iki küçük parçası yanında...
Kendilerini Yalova da buluverdiler biranda akıllarında yokken.Oysaki halasını ziyarete gelmişti şimdi olduğu gibi...
Aslında İstanbuldu ilk hedefi kardeşi vardı orda ona destek!
Korktumu bilmiyorum İstanbuldan; yada kıyamadı iki küçük parçasına İstanbul gibi büyük bir şehirde yetiştirmeye.
Yapamazdı kadın başına belkide bu koca metropoliste...

Hararetli konuşmaların ardından, aile büyüklerininde fikirleri alınarak karar verildi Yalova’da yaşamaya. İlk gördüğünde içi ısınmişti zaten... hayaliydi belkide deniz kenarında huzurlu bir yaşam sürmek. Yorulmuştu eski hikayelerden...
Parasının yettiğince o zamanın en iyi şartlarında bir yuva kurdu; huzurlu, temiz, sakin, yeni ve emniyetli. Yoktu aklında başkası. Herşey çocukları içindi....
Analık garpti; ‘kollamak’la ilintili bir duyguydu ve annamda gereğinden fazla gelişmişti...
Kısa sürede alıştılar annelerinin kurduğu o mutluluğa, yanlız değillerdi. Hep vardı gelenleri gidenleri, uzaklardan, eskilerden...

Yalova’nın büyüsu annemi daha da bi güzelleştirmiş gençleştirmişti;
Gençti ve aktifti her yönden. Dayanamadı ev hanımı olmaya... alışkın değildi ki benim annem evde oturmaya! Yeni yeni meşkaleler buldu kendine hiç durmadı hep koşturdu... Kiminin hayır duasını aldı, kiminin nazarını...
Zaman hızla geçiyor, yıllar su gibi akıyordu. Ondan kopan parçaları, büyüyor ve serpiliyorlardı. İlk okula giden küçük orta okula geçmiş, büyük ise gergenlik çağının verdiği kimlik arayışındaydı...

Korkumu sarmıştı anneyi biranda acaba? İki kız evladı ve kendisi...


Çok sürmedi korkusu;
Yakalayı verdi ikinci baharını ansızın...
Huzurumuza huzur kattı, babanın, kol kanat germenin, sahip çıkmanın nedemek olduğunu gösterdi bize...  üç değil dört kişi olmuştuk arıtk, daha güvenli, mutlu ve başımız dik...

Babamız, canımız, herşeyimiz oldu.... Kimseye ihtiyacımız yoktu artık.

‘Yalova’ hikayemiz oldu bizim...
 Sonu mutluluk ile biten çocuk kitaplarında ki gibi....